|
|
|
|
Sitemizde;
6458 makale
544 haber
17888 üye
8 yazar
6 uzman
bulunmaktadır. |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
Bir Anlatım Tarzı Olarak Bedenselleştirme |
|
Sosyal ve biyolojik olgular arasında güçlü bir ilişki bulunmaktadır. Kültür ve toplumsallaşma bireyin
biyolojik yapısından kaynaklanan davranışlarından oluşmaktadır. Davranış, bireyin nörofizyolojik dürtü
ve güdülerini eğitim ve toplumsallaşma süreçleriyle sosyal olarak izin verilen ya da önerilen tarzlarda
gidermesi olarak tanımlanabilir. Varlığımızı sürdürmek için bir dış dünyaya gereksinimimiz bulunmaktadır.
Bu dış dünya bizim yaşama koşullarımızı belirlemektedir. Dış ortama ilişkin bilgiler, dış uyaranlar,
iç uyaranlarla birlikte bizim davranışsal tepkilerimize kaynak oluşturmaktadır. Kültürel değişkenler
sadece davranışların gelişiminde değil, bilişsel süreçlerdeki etkileri aracılığı ile hastalıkların patogenezisinde,
gidişinde, klinik tablosunda ve seyrinde önemli rol oynamaktadır. Hücredeki DNA nasıl yaşam ve gelişim için gerekli bilgi donanımına sahipse, kültür de insanın çevresiyle başa çıkmasında, bazı rolleri gerçekleştirmesinde gerekli bilgiyi sağlar.1 Yaşam koşullarının değişmesine paralel giden diyalektik bir süreçle kültür de değişerek yeni duruma uygun davranışların gelişmesine hizmet eder. Kültürün temel öğelerinden biri olan dil bu uyum çabasında ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Yaşamımızı sürdürmek için bedenimiz ve yeryüzü gibi iki temel maddi araca gereksinim duyarız. Yaşam için temel olan bu iki araç, yaşama koşullarımızı belirler. Yemek, içmek, üremek gibi yaşamaya ve yaşamın süregitmesine hizmet eden fizyolojik gereksinimlerimizi karşılarken bedenimizin ve içinde yaşadığımız mekanın olanaklarını kullanırız. Bu sırada da benzerlerimizle, diğer canlılarla ve doğayla etkileşiriz. Yaşamak için kaçınılmaz olan bu etkileşimler, bizi diğer
canlılardan ayıran neokorteksimizi harekete geçirerek dil, müzik, resim, matematik gibi sembolik yapıların
oluşmasını sağlar. Sembolik formlar bir yandan sosyal gerçekliği oluşturur ve düzenlerken, diğer taraftan da iç dünyamızı oluşturarak kişiliğimizin yapılanmasında önemli rol oynarlar. İç dünyamızdaki anlamları kurarken, gerçekliği
tanımlar ve bu gerçeklik içinde bir davranışa yönelirken,
hem dış dünyada, hem de iç dünyamızda yol
alırken bazı haritaları rehber olarak kullanırız. Yaşam
deneyimlerimiz sırasında dış dünyaya ait izlenimlerimizi
bilişsel sistemimize temsilcileri olan sembolleriyle
kodlayarak, zihinsel haritalarımızı oluştururuz.2
Zihinsel haritalarımız cinsiyet, etnik köken, aile öyküsü,
bölgesel ve ülkesel kültürler, din, eğitim, ekonomik
durum, iş, diğer uğraşların yaşantılarımız üzerindeki
izleriyle çizilip, renklendirilir. İçinde yaşadığımız
coğrafyadaki çocuk yetiştirme biçimleri, ebeveynlerimizin
inanç sistemleri ve toplumsallaşma sürecinin
katkısıyla bu harita geçmişten geleceğe doğru
zamansal bir boyut kazanır. Yaşantılarımızdan etkilenerek
gerçekliği yeniden kurar, haritamızı yenileriz.
Haritamızı yenilerken de diyalektik bir süreçle çevremizi,
içinde yaşadığımız gerçekliği ve dolayısıyla
kültürü etkiler, yeniden biçimlendiririz.2,3
Bu karşılıklı etkileşim sırasında kullandığımız en
önemli iki öğe bedenimiz ve dilimizdir. Bebekliğimizde
dürtüsel ağlamalarla başlayıp giderek işaretler,
sosyal sinyaller ve “söz”e dönüşen anlatı repertuarımız
aracılığı ile mesaj üretiriz.4 Whorf’ten (1956)
aktaran Minami’ye göre (1997) konuştuğumuz dil
algılarımızı ve dünya hakkındaki düşüncelerimizi
şekillendirir.3 Başkalarıyla iletişimimizi gerçekleştirdiğimiz
anlam ve anlatı repertuarımız ya da zihinsel
haritamız bize özgüdür, bir başkası için geçerli
değildir. Haritalar arasında benzer çizgi ve renkler
olsa da birebir özellikte olması olası değildir. Bu
farklılıklar bir taraftan anlam ve anlatı zenginliği
yaratarak, insanoğlunun gelişmesine hizmet ederken,
bir taraftan da çatışmalara kaynak olabilmektedir.
Kendi anlam dünyamızı ve haritamızı tek doğru
olarak görüp iletişimimizi böyle bir çizgide sürdürmeye
kalkıştığımızda çevremizde oldukça fazla
sorunla karşılaşırız.
Her şeyden önce bir başkasını kendi haritamız
üzerinden anlamaya kalkıştığımızda iletişim kazasına
uğrayabiliriz. Yaşadığımız temel duygular benzer olsa
da, kişiliğimizi belirleyen ayrıntılar oldukça farklı
anlamlar içerebilir. Anladığımızı sandığımızda büyük
bir olasılıkla karşımızdakini gerçek anlamda anlamamış
olabiliriz. Söylenilenle işitilen çoğu zaman birbirinden
oldukça farklı olabilir. Karşımızdakinin söylediklerini
anlamaya çalışırken kaçınılmaz olarak kendi
haritamız üzerinden okumaya çalışır, onun bulunduğu
yeri kendi haritamızla tanımlamaya kalkışırız ki,
bu da onu gerçekte anlamadığımız anlamına gelmektedir.
Empati dediğimiz bu süreç karşımızdakini
anlamada yeterli olmayabilmektedir. İletişim sırasında
topladığımız bilgilerle karşımızdakinin haritasını
onun gerçekliğine en yakın bir biçimde çıkarabildiğimizde
ve bu harita üzerindeki dağları, tepeleri,
dereleri, yolları, köprüleri, geçitleri görebildiğimizde
karşımızdakine ulaşabilmekteyiz. Empatiyle birlikte
iletişime geçtiğimizde bir başkasını daha iyi anlayabilmekteyiz.
Anlama, kavrama ve açıklama süreçlerinde bize bir
taraftan kolaylık sağlar gibi görünürken, gerçekte
bireyi ya da olayı bütünlüğü içinde görmemizi
engelleyerek yanlış değerlendirmelere yol açan bir
başka araç da kullandığımız paradigmalardır. Paradigmalar
çerçevesinde olaylar arasındaki bağlantıları
kurmaya ve anlamlar geliştirmeye çalışırız. Birçok
bilgiyi dışta bıraktığımız, bazı bilgileri seçerek
kullandığımız için paradigma kullanarak yaşama dair
bir şeyi tanımlamak, körler ülkesinde yapılan fil
tanımı gibi olacaktır. Paradigmasız da yol alamayacağımız
için, hiç değilse işlevselliği yüksek paradigmaları
benimsemek durumundayız.
Beden-ruh ikiciliğinden beden-ruh
bütünlüğüne
Uzunca bir süre batı dünyasının düşünce yapısını ve
tıbbı yakından etkileyen bir paradigma olan bedenzihin
dualizmi, artan bilgi birikimimiz karşısında olguları
açıklamada yetersiz kaldığından bir paradigma
değişikliğine gereksinim duyulmaktadır. Hastalıksağlık,
zihin-beden, psikojenik-organik ayrımı giderek
işlevselliğini yitirmektedir. Örneğin, psikiyatrik hastalığın
tıbbi hastalık karşıtı olarak tanımlanması özellikle
psikosomatik hastalıkları, somatoform bozuklukları
ve dissosiyatif bozuklukları anlamamızı güçleştirmektedir.
Bedenle zihni birbirinden ayrı mekanizmalar
şeklinde düşünme alışkanlığımız bizi somatizasyon
bozukluğu gibi yapay ve belirsiz bir tanıma götürmektedir.
5,6
“Bedendeki bir bozukluk gibi” görüntü verip, temelde
ruhsal ve sosyal alanda yaşanan sorunlara ilişkin
yardım arama davranışı olarak somatizasyon, kişilik
özellikleri, öğrenilmiş davranış kalıpları, psikiyatrik
hastalık ve başa çıkma stili olarak birçok değişkenin
anlatımı için son ortak yoldur. Bireyin ruhsal, kişiler
arası, sosyal, kültürel ve çevresel etkenlerin zorlamasıyla
tıbben açıklanamayan yakınmalar, hastalık
ve sağlıkla aşırı uğraş ve kronik hastalık davranışı ile
karakterize bir yaşam stili benimsemesi olarak tanımlanan
somatizasyonda, klinisyenin organize, sistematik
ve kapsamlı bir şekilde sorunu ele alması
oldukça güç olmaktadır.7
Hekimler uzun yıllardan beri hastalarının açıklanamayan
fiziksel belirtileriyle ilgilenmektedir. M.Ö. 1900
yıllarında yazılmış olan Kahun tabletlerinde birçok
hastalığa “uterusun yer değiştirip, başka organların
yerini alması”nın neden olduğu ileri sürülmüştür.8
Uterusun Yunanca karşılığı olan “histeri” de benzeri
bir anlam yüklenmektedir. Hipokrat ve Galen birçok
fiziksel belirtinin cinsel perhizle ilgili olduğunu iddia
etmişlerdi.9 18. yüzyılın sonlarına kadar “histeri”,
“hipokondriyazis” ve “melankoli” kavramları az çok
örtüşen biçimlerde ve benzer olguları tanımlamak
amacıyla kullanılmışlardır.10 Sydenham, histerinin
Bedensel ve ruhsal belirtilerini tanımlayarak bunun
kadınlara özgü bir hastalık olduğunu, erkeklerdeki
karşılığının ise hipokondriyazis olduğunu ve bunların
hayvansal ruhların düzensizliğinin yol açtığı zihinbeden
dengesizliğinden ortaya çıktığını söylemiştir.
Daha sonraki yıllarda da Sims histeri, hipokondriyazis
ve melankoliyi birbirinden ayıran tanımlar yapmıştır.
Briquet, Charcot, Janet ve Freud çalışmalarıyla histeriye
açıklama getirme çabasına girmişlerdir.9
Psikiyatrinin depo hastanelerden kurtulup genel hastanelerde
ve temel sağlık hizmetlerinde yer almaya
başlamasıyla, genel tıpla ilişkisi artmış ve bedensel
hastalıklarla ruhsal yakınmalar arasındaki ilişki yakından
gözlenir olmuştur. Bu gözlem biyomedikal tıp
modeli yerine biyopsikososyal tıp modelini geçirme
çabalarına yoğunluk kazandırmış olmakla birlikte,
henüz insanı bütüncü bir bakış açısıyla, beden+
zihin+çevre etkileşimi içinde görebilmemiz mümkün
olmamıştır.
Bireyin maddi varlığına, yani bedene odaklanan bir
tıp modeli karşımıza gelen sorunlu insanı anlamamızı
güçleştirebilmektedir. Hekim olarak sahip olduğumuz
sağlık ve hastalık kavramı ile hastanın hastalık yaşantısı
çoğu zaman örtüşmemektedir. Özellikle bireyin
öznel olarak yaşantıladığı bedensel duyumları, tıbbın
teknolojik olanaklarıyla nesnel olarak saptayamadığımızda
hastanın bu hissettiklerinin bedeninde değil,
beyninde olup bittiğini söylememiz gerçekte ne hasta
için, ne de biz hekimler için doyurucu bir açıklama
olmaktadır.10 Bir sorunla hekime başvuran hasta, bir
soruyla onun odasından ayrılmıştır: “İyi ama nasıl?
Nasıl oluyor da kafamda olup bitenler bedenimi
hastalandırıyor?”.10
Bu sorunun yanıtını hasta ile birlikte ararken, hastanın
yaşadığı kültürde hastalık belirtilerinin anlamları,
hastalık açıklama modelleri, çare arama yolları, kültürel
değer yargıları, çocuk yetiştirme biçimleri, anne
-çocuk ilişkisi, kişilik özellikleri, kişiler arası ilişki biçim
leri, aile dinamikleri, sözel anlatım kapasitesi, beden
dilini kullanma, ruhsal savunma sistemleri, hasta
rolü, hastalık davranışı, çocukluk çağı travmaları, göç
ve akkültürasyon süreçleri göz önünde bulundurulmalıdır.
11 Kültürden kültüre hastalık ve sağlıkla ilgili
inançlar oldukça değişebilir. Sorun çözme biçimleri
kültüre özgü bir yapılanma gösterdiği gibi hastalık
yorumları da kültüre özgü farklılıklar sergiler. Örneğin,
kronik yorgunluk sendromundaki klinik belirtiler
batı kültüründe virus ve mantarlara atfedilirken, Hindistan’da
ruhların ve tanrıların istilasına, Japonya’da
beden kokularına bağlanmaktadır.12 Bazı kültürlerde
anoreksiya nervoza moda iken, bazı toplumlarda
bayılma ya da hiperventilasyon sık görülebilmektedir.
Batı toplumlarında sorunları psikolojize etmek,
doğu toplumlarında ise somatize etmek yaygındır.10
Bireyin yakınmalarına anlam yükleme çabasında,
içeriğin oluşturulmasında içinde yaşadığı kültür oldukça
önemlidir.13 Bu nedenle yakınan bireyle iyileştirici
arasındaki ilişkide tanıdaki epistemiyolojik sınırlılığın
farkında oluşluluk değer taşımaktadır. Tanı sistemlerine
dayalı tanımlama ve yorumlar tıbbi otoritenin
gerçeklerini ve dayanaklarını yansıtmaktadır.
Oysa, terapötik ilişki anlama ile ilgilidir. Otorite olarak
hekim anlamı oluşturan değişkenlere bir yapı getirerek,
belirsizliği azaltmaya çalışırken, bazı anlamların
yitirilmesine de yol açabilir. Bu nedenle tedavi ilişkisinde
hastanın ve terapistin amacı, kaos tehdidini
azaltacak yeterli bir netlik zemininde, yeni anlam
doğaçlamalarına izin verecek bir esnekliği sağlamak
olmalıdır.14 Tedavi ilişkisi, hasta bireyden ödünç
alınan anlamsal içerik ve klinik doğrular ışığında
oluşturulmalıdır.
Hastanın sıkıntılarının kabul edilmesi, belirtilerin
önemsenmesi ve yakınmalarının işitilmesi tedavi
işbirliğinin oluşturulmasında ilk adım olacaktır. Hastanın
ve hekimin tedaviden beklenti konusunda ortak
bir noktada buluşmaları önemlidir. Somatizasyonun
tedavisinde amaç belirtilerin ortadan kaldırılması
değil, bu belirtilerle başa çıkma yetisinin geliştirilmesi
olmalıdır. Ortada herhangi bir yapısal hastalık olmadığından,
hekimin hastanın “hasta olma gereksinimini”
ortadan kaldıracak bir ilaç olmadığını aklında
tutması gerekir. Belirtileri ortadan kaldırma beklentisinden
vazgeçmek hem hastayı, hem de hekimi
rahatlatacak, karşılıklı yaşanan olumsuz duyguları en
aza indirecektir. Hastanın yakınmalarının yapısal
değil, işlevsel bir bozukluk olduğunu onun anlayacağı
bir dilde açıklamak ve gerekirse ilaç tedavisi başlatmak
daha sonraki adımlar olmalıdır.
Bunun yanısıra hastanın sosyal destekleri, uyum
stratejileri, güçleri soruşturularak harekete geçirilmelidir.
Ailenin ve içinde yaşadığı toplumun bu tür
sorunlarla başa çıkma mekanizmaları özellikle araştırılarak
bunun tedaviye ne tür yansımaları olabileceği
göz önünde bulundurulmalıdır. Olumlu olabileceklerden
yararlanırken, tedavi için engel oluşturabileceklerin
etkisi azaltılmaya çalışılmalıdır.15 Sağlıkla ve
hastalıkla ilgili inançları ve varsayımları belirlenmeli
ve yeniden yapılandırılmalıdır. Olağan etkinliklerden
kaçınma, başkalarından güvence isteme ve hekime
gitme gibi işlevsel yetersizliğin sürmesine yol açan
uyum bozucu davranışların değiştirilmeli, giderek
yoğunlaşan bir egzersiz programı başlatılmalıdır.16
Sonuç
Klinisyen, yardım aramak için kendisine başvuran bir
bireyi anlama ve yardım etme çabasında biyopsikososyal
bütüncü yaklaşımı benimsemek, evrensel
bilimsel gerçekler yanı sıra kültürel özgünlükler konusunda
da bilgili ve duyarlı olmak durumundadır.
Hastalığı ve sağlığı anlamak için hastanın kültürel
yapılanması ve zihinsel haritalarını gözönünde bulundurmak,
sağlığı geliştirecek bir “salutojenik tutum”17
içinde olmak, hastalığın yaratacağı zararları en aza
indirgemek ya da hastalıkla birlikte yaşamayı öğretmek
için tıbbi bir “beden bilgisi” kadar ruhsal ve
sosyolojik bilgilere de yer vermek zorundadır.
KAYNAKLAR
1. D’Andreda RG: Cultural meaning system. RA Shweder,
RA LeVine (eds): Culture Theory: Essays on Mind, Self
and Emotion. Cambridge Univ. Press, 1985.
2. Long S: The nature of symptom formation in the
individual and its relevance to other human systems.
Australian J of Psychother 1993; 12(1-2):166-184.
3. Minami M: Cultural constructions of meaning: crosscultural
comparisons of mother-child conversations
about the past. C Mandell, A McCabe (eds): The Problem
of Meaning: Behavioral and Cognitive Perspectives’de,
chapter 8, Elsevier Science, 1997, s.297-345.
4. Moerk EL: An archeology of meaning. J Experiment
Analy of Behav 1997; 68:248-251.
5. Kliger R: Somatization: social control and illness production
in a religious cult. Culture, Medicine and
Psychiatry 1994; 18:215-245.
Süheyla Ünal |
|
|
|
|
yorumlar |
|
|
yorum yapılmamış |
|
|
|
|
|
okunma
sayısı: 1595 |
|
puan: 4 |
|
|
puan
ver |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|