Kapıyı çalarken, mühendis bir an düşündü…
Bu odadaki adam… Onun şirkette işe başlamasına vesile olmuştu, bundan tam sekiz sene önce…
Onun seçilip işe alınmasına karar veren kişi işte bu adamdı…
Her zamanki yüzündeki sert ifadeyle karşısındaki koltuğa buyur etmişti kapısını vuran mühendisi, yılların emektarı olan proje müdürü…
Konuşma hararetlenmişti bir yirmi dakika içinde… Her ikisi de arada bir hayatı sorgular olmuşlardı geldikleri bu son dönemeçte…
-Şimdi sen bana bir de Yaratıcı olduğunu mu söyleyeceksin?
-Yok, bunu söylememe gerek yok! İsterseniz onu her yerde görebilirsiniz….
Mesela… Şimdi ben sizin gözünüzün önünde, bir anda, bir elma yaratsam şaşırır mıydınız?
-Belki…
-Peki, yarın aynı şeyi tekrarlasam?
-Eh! Daha az şaşırırdım…
-Her gün gelip yapmaya başlasaydım? Artık sizin için normal olurdu değil mi? Hâlbuki kışın odun olan şu bahçedeki elma ağacından baharda çıkan çiçeğin yerini elmanın alışı; Onun hemen on metre dibinde hurmanın bitiyor olması, çok daha hayret vericidir de biz pek şaşırmayız… Ama bir dakika siz başka bir şey soruyordunuz galiba?
-???.. Diyordum ki… Özgürlük…
-Evet? Yani…
-Yani… Biz, seninle bir konuda anlaşamadık… İnsan diyorum… Her istediğini yapmakta özgürdür…
-Evet, ben de size katıldığımı söylüyorum… Her istediğinizi yapmakta özgürsünüz… Bedelini ödemek kaydıyla…
-Anlıyorum konuyu nereye getirmek istediğini ama belki de insanın her şeyi denemesi en doğrusu… Bence her şeyi denemeli insan…
-Evet, her şeyi deneyebilirsiniz bedelini ödemek kaydıyla… Her şeyin bir bedeli vardır…
-Bedelle ne alakası var? Paran olduğu sürece her şeyi yapmakta özgürsün… Ve hayatta da herşeyi yaşayabilmelisin… Yoksa başka ne anlamı var?
-Hayatın mı?
-Evet… Hayatın… Yoksa nasıl mutlu olur ki insan? İşte bu şekilde düşündüğümüzde de istediğini yapabilir olmak seni mutlu eder diyebilmemiz gerekmiyor mu? Ancak paran olması kaydıyla… Bak! Adam olmuş CEO… Everest’e çıkıyor ekiplerle… Mutlu işte…
-Tersini yapabiliyorsa evet… Mutlu olabilir…
-???
-Yani o CEO diyorum… Bir bodrum katında soğan ekmek yiyebilmeye razı olabilecek sabra sahip ise…
-Nasıl yani… Fakirlik edebiyatı mı yapacaksın sen şimdi bana?
Herkesin ağzına pelesenk olmuş olan bu “Fakirlik edebiyatı” nın ne demek olduğunu zihninde hızla bir tartmaya çalışarak düşünür genç kadın… O kavrama girmek ister bir an için… Ama daha derin bir sohbetin hazzını sonraya ertelemeye karar vererek gülümser:
-Yok, tam tersine bir insanın gerçekte nasıl zengin olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Gerçek zenginliğin ne olduğunu... Bir insanın gerçekten zengin olmasının ne demek olduğunu… Harcamalarınızın sizi mutlu edebilmesi, kazanma gücünüzün ne kadar olduğu ile ilgili değil mi? O CEO kendi kazancıyla Everest’e çıkıyor ise mutludur. Ama dönüşünde şirketin yeni yatırımları ile yepyeni atılımlara yelken açmaya devam edecektir. O eğer gerçekten mutlu ise tükettiğinin üzerinde bir üretimi zaten ortaya koyuyor demektir. Mesele kişinin tatmin becerisi ile ilgili…
-Nasıl?
-Tatmin becerisi diyorum… İki insan Everest’e çıkar… Diyelim ki biri örnekteki CEO’dur diğeri de CEO’nun kardeşi… Rahatlık tuzağındaki ailenin küçük oğlu… Yani tembel olan… Ağabeysinin parası ile zirveye tırmanan. Ağabeysi yeni fikirler üretmek peşindeyken, sizce o ne düşünüyordur dönüş yolunda…
-???
-Önümüzdeki hafta Hindistan’a doğru uzanan bir Nepal yolculuğu… Yepyeni hazların açlığı ile dünyayı talan etme peşinde… Bir de ikisinin ruh âlemini bir hayal etmeye çalışalım isterseniz… Hangisi daha dingin ve huzurlu ama hangisi tatminsiz ve arayış içinde olur dersiniz?
-???
-O sürekli sorguladığınız özgürlüğün sırrı, kişinin hayatta kazanma becerisini sürekli arttırıyor olması ile ilgili. Peki, kazanma becerisinin sürekli artabilmesi harcama becerisinin kazanma becerisinin altında kalıyor olması ile ilgili değil mi? Zaten işte o zaman da özgür olmuyor mu insan… Kaybettiğinde yerine koyabildiğin değil midir senin kazanmış olduğun, o senin olan... Dolayısı ile de her zaman vazgeçebilir olduğun çünkü yerine her zaman yenisini koyabildiğin…
Her insan istediği her şeyi yapmakta özgürdür… Seçim hakkı vardır. İstediğini seçebilir. İsterseniz boşanır ve on kere evlenebilirsiniz. Her akşam feneri başka yerde söndürebilirsiniz. İsterse insan en yakın arkadaşını kazıklayabilir… Uyuşturucu kullanabilir… Şirketini dolandırabilir. Ve başına hiçbirşey de gelmeyebilir. Söylediğiniz gibi dünyadaki her şeyi de tadabilen olur… Çok kurnaz olacağı da bir gerçektir. Ama, asla kendi kazanımlarını tek başına arttırabilmesi mümkün değildir… Kurnazdır ama beceriksiz ve asalak… Şikâyet eden ve bir türlü tatmin olamayan... Kendi başına yetemeyen… Her sıra dışı yeni bir deneyim ile daha da fazlasının açlığı içine sürüklenen... Sürekli aç olan… Yerinde duramayan…
Kapı vurulur getirilen evrak konuşmayı bölmüştür...
Genç kadın konuyu kapatmanın zamanı geldiğini düşünür.
-Ben aslında size veda etmeye gelmiştim. Zaten bir yıldır haram para yiyorum…
-Efendim?..
-Bir yıldır bana oturduğum yerden para veriyorsunuz… Kazandığım parayı hak etmiyorum…
-Yok canım!..
-Genel müdür ile konuştum ayrılıyorum. Canımı en acıtacak olanı yapmam gerektiğini düşündüm. Burada rahat para kazanabilmek en kolayı… Beni özgür kılabilen ise bunun tersini yapabiliyor olmam. İçinde olduğum rahatlık tuzağından kurtulmaya çalışmam. Bugün üç sene önce hazırlayabildiğim görsel çalışmaları, tasarımları artık yapabilmekte zorlanıyorum. Becerilerimi yitirmeye başladım. Becerilerimi yitirdikçe buraya daha fazla bağlanıyorum. Bana özgürlüğü sorup duruyordunuz… İşte ben ancak dışarıya çıkabilirsem özgür olabileceğim. Dışarı çıkıp bu hayata değer katabilmek için uğraşmaya çabalayabilirsem… Gittiğim her yerde işe yarar olabilirsem… Gücümü hiçbir şeye bağımlı olmadan kendi yapabileceklerimden alabilir olabilirsem…
Hayatın anlamı nedir diye tartışıyorduk sanırım aslında… Öncelikle bu hayat sadece bir oyun demek isterim size… Ve bu oyun sizin ne kadar gerçeği öğrenebiliyor olmanız üzerine kurulu. Bu hayatın bir gerçeği, o gerçeğin de içinde yer alan kendi evrensel ilkeleri var efendim… Bu ilkelerin hepsini şu kısa sohbet dilimine sığdırmak mümkün değil. Ama en önemlisi ne diye sorarsanız eğer… Sizin yönünüzü belirleyen bir hedefinizin olmasıdır derim… Gittiğiniz bir yönün ve o yönde keyif aldığınız bir uğraşınız olması… Size fayda katan, uzun vadede size hayata dair kapıları açmanızda bir maymuncuk veren ve sizin başkalarına fayda sağlayabildiğiniz çabalarınız… O zaman, kazancınız çerçevesinde belki siz de Everest’e değil de Eiffel kulesine çıkarsınız da ama Everest’e çıkan o CEO kadar da keyif alan olursunuz… Mekân farklı ama hissiyat miktarı aynıdır… Haz miktarı aynı…
Tabii ki çok acıtıyordu ayrılık mühendisin yüreğini…
Kolay değildi rahatlık tuzağından kurtulmanın bedeli…
Kabullenmenin acısı dağlıyordu yüreğini…
Çok çalışması gerektiğini söylüyordu bilinci…
Ağırdı yükü kazanmanın kaybetmiş olduğu becerilerini…
Ama zaten önemli olan bu hayattan yorgun ayrılabilmek değil mi?
Bir yorgunluk kahvesinin derin hazzına varabilenlerden olmamız dileğiyle,
Sağılacakla Kalın
DTÖ DESIGNER
Devran Bengü