Mum dibine ışık vermez.
Ara

Eğitim Duyuruları

Kapitalizmin Tarihi Gelişim Süreci

Kapitalizmin Tarihi Gelişim Süreci

Bütün iktisadi sistemlerde olduğu gibi kapitalist sistem de belli bir düşünce ortamında ortaya çıkmış ve gelişme göstermiştir. Bu nedenle kapitalizmin tarihi gelişimi incelenirken evrimleştiği dönemlerin düşünce yapısı ile birlikte ele almak gerekir. Bir dönemlendirme yapmak gerekirse, ilk kısımda ?feodalizmden kapitalizme geçiş süreci?, ikinci kısımda ?liberal kapitalizm dönemi?, üçüncü kısımda ?müdahaleci kapitalizm dönemi? ve dördüncü kısımda ise ?küresel kapitalizm dönemi? olarak bir ayırım yapılabilir.

4.1. Feodalizmden Kapitalizme Geçiş Süreci

Batıda feodalizmin çöküşü ve kapitalizmin ortaya çıkışı gerçek anlamıyla 16. yüzyılda gerçekleşmiştir. Ancak bu döneme gelinceye kadar birçok düşünceden etkilenilmiştir. Bu döneme kadar Batıda hakim olan görüşler Aristo, Plato, St.Şomas gibi düşünürlerden etkilenmiş ayrıca ticari hayat daha çok Feodalizm ile Hıristiyanlığın etkisinde kalmıştır. Ancak bu etki giderek zayıflamış ve 16. yüzyıldan sonra çözülmeye başlamıştır (Ölmezoğulları, 1998:31-33). Artık iktisadi hayat Merkantilizmin (Ticari Kapitalizm olarak ta ifade edilebilir) etkisi altında gelişmeye başlamıştır. Bu nedenle burada öncellikle Merkantilizmin incelenmesi gerekmektedir.

Kapitalizm veya Sanayi kapitalizminden önce ve 16. yüzyıldan beri Avrupa ülkelerinde koyu bir devlet müdahaleciliğini ifade eden Merkantilizm fikri ve uygulanması hakimdi. Merkantilist görüşe göre, devletler zenginleşmek ve ellerindeki altın stoklarını arttırmak üzere milletlerarası ihracatı teşvik edecekler, işalatı kısacaklar, üretim faaliyetlerini ise yine aynı amaçlara göre düzenleyeceklerdi. Merkantilizm devrinde Avrupa ülkeleri diğer kıtalardaki gelişmemiş ülkelerden ticari çıkarlar sağlamak üzere sömürgeler kurmaya başlamışlardır (Hiç, 1974:5-6). Bütün bu uygulamaların temel amacı sermaye birikimi sağlanması olarak ifade edilebilir.

Merkantilizm, sanayileşmenin gerçekleştirilmesinde önemli bir aşama oluştururken, tarım kesimi büyük ölçüde göz ardı edilmiş, ikinci plana atılmıştır. Burada sözkonusu olan, yalnızca sanayileşmeye verilen önem dolayısıyla tarımın ihmali de değildir. Sanayinin ihracata yönelebilmesi için düşük ücret politikasına yönelinmiştir. Düşük ücret politikasının bir uzantısı ise çalışanların zorunlu gereksinimlerini karşılayan tarımsal ürün fiyatlarının bilinçli olarak düşük tutulmasıdır. Bu durum Fransa'da yeni arayışlara neden olmuş ve sonuçta tarım sektörünü de önemseyen ?Fizyokrasi? akımını doğurmuştur (Ölmezoğulları, 1998:38-39).

Kapitalizmin gelişmesinde merkantilistler kadar fizyokratlarda önemli roller üstlenmişlerdir. Fizyokrat iki düşünür olan Turgot ve Quesnay geliştirdikleri teorilerle hem klasik iktisadın hem de Marksist iktisadın oluşmasında etkili olmuşlardır. Bu düşünürler, merkantilistler gibi ?servet? in kaynağını aramakta, fakat bunlardan farklı olarak, servetin mübadeleden değil, üretimden doğduğunu ileri sürmekteydi. Tahlilleri, servet yaratılması ve birikim için gerekli ?artık? ın, hangi üretim faaliyetinden doğduğunun araştırılmasına yönelmişti. Bu artığın doğuşunu, toplumun çeşitli sınıfları arasında dolaşımını incelerken, soyutlama ve model kurmayı tutarlı biçimde başarmışlardır (Kazgan, 1997:57).

Fizyokrasi de devletin görevi, hükümdarın veya kralın kişiliğinde, kutsal sayılan mülkiyeti korumak, genel eğitimi sağlamak, adaleti kurmak ve yol, bayındırlık işlerini görmek gibi üç beş ana konu içinde toplanmalıdır. Fakat, fizyokratlar geniş bir özgürlük yanlısı olmakla beraber, siyasal yaşantıda hükümdara büyük önem vermişler ve yetki tanımışlardır. Hükümdar, fizyokratlar gözünde devlet adına her türlü yetkiye sahip aydın bir despot, bir diktatördür. Hükümdarın temel görevi, toprak sahiplerini korumak ve özel mülkiyetin sürekliliğini sağlamaktır. Toprak sahipleri, başkalarının emeklerini satın alarak, kullanarak üretim yapabilirler. Bu suretle çiftçi-toprak sahibi üretiminden toprak sahibi-emekçi üretimine geçmek mümkün olmuştur. Bu, fizyokrat açıdan kapitalist ekonomik düzene, sisteme açılmış bir kapı olarak görülür (Talas, 1999:67).

4.2. Liberal Kapitalizm

Liberal kapitalizmin oluşumunda en önemli düşünce sistemi şüphesiz klasik iktisat düşünce sistemidir. Klasik iktisat düşüncesinin gelişmesi ile Sanayi Devrimi aynı döneme rastlamaktadır. Dönemin düşünürlerinden Smiş, Ricardo, Say, Malşus, Senior ve Mill ortaya attıkları teorilerle kapitalist sistemin gelişimine önemli katkılar sağlamışlardır (Ardıç, 2001:42-49).

18. yüzyılın ikinci yarısı biraz önce de değinildiği gibi derin sosyal, siyasal ve ekonomsal değişmelere alan olmuştur. Doğmuş ve gelişmekte olan yeni kapitalist sistem içindeki sosyal ilişkiler, yeni bir işçi sınıfının ortaya çıkması, yeni siyasal düşünce ve oluşlar ve nihayet yeni üretim teknikleri ve biçimleri, bu dönemin en ileri kapitalist ülkesi olan İngiltere'de bir sistem içinde açıklanarak, tutarsızlıktan kurtulmuş bir ekonomik düşüncenin oluşmasına ortam hazırlamıştır. Ekonomik alanda yapılan araştırma ve çalışmalara ancak Smiş ve Ricardo'nun düşünceleri ile bir düzen, bur tutarlılık gelmiştir. İ,te bu iki büyük ekonomicinin getirmiş oldukları yeni düşünce düzenine liberal veya klasik okul adı verilmiştir. Bu düşünce düzeni içinde önce, kapitalist sistemin işleyişinin ilkeleri görülmektedir. Sonra her sosyal olayın bir yası bulunduğu, böyle olunca bu yasaların araştırılması ve açıklığa çıkarılması gerektiği kabul olunmuştur. Klasik okuldan önce merkantilistler ve fizyokratlar da bir ekonomik artı, fazla üzerinde durmuşlardı. Merkantilistlerin ekonomik artışı lehte bir dış ticaret durumundan, fizyokratlarınki ise, toprağa harcanan ile topraktan alınan arasındaki farktan doğmakta idi. Klasik okul da ekonomik artıyı, fazlayı kabul etmiştir. Ama bu artı, yalnız ticaret veya tarım alanında değil her alanda söz konusudur. Sanayi Devrimi klasik okulu böyle bir düşünceye doğal olarak götürmüştür. Nihayet klasik ekonomiciler, doğal düzeni, durumu ve doğal yasaları kabul etmişler, bunların iyiliğine, kendi işleyişlerine bırakılmaları gerektiğine inanmışlardır. Klasik okul da fizyokratlar gibi iktisadi ve sosyal alana devletin karışımını yararsız zararlı ve anlamsız bulmuşlardır (Talas, 1999:69-70). Buradan da anlaşılacağı üzere, birinci bölümde izah edilen ?kapitalizmin temel kurumları? nın şekillenmesinde klasik ekolün büyük katkıları olmuştur.

Liberal kapitalizmin oluşmasında etkili olan tek düşünce sistemi klasik ekol değildir. Belirtilen dönemde liberal kapitalizm düşüncesinin şekillenmesinde siyasal alanda liberalleşmeye yönelmiş düşünce akımlarının da etkisi olmuştur. Ortaçağın düşünceyi zincirleyen ve tek yönlü bağnaz ve evrimi kabul etmeyen kısır düşünce sistemine bir baş kaldırma niteliğini taşıyan ve insanlığı adeta yeniden doğuşu müjdeleyen büyük hareket ile başlayan yeni akımlar, Fransa'da Descartes, Montesquieu, Voltaire ve Rousseau gibi büyük filozoflarla, İngiltere'de Bacon, Locke vb. tarafından oluşturulmuştur. Bu düşünürlerin geliştirdiği düşünceler liberal kapitalizmin gelişiminde önemli etkiler doğurmuştur. Düşünce alanındaki bu gelişme ve liberalleşme siyasal alanda mutlakıyetçi, kişi haklarını ve özgürlüklerini tanımayan siyasal rejimlerin yerine güç ayırımını benimseyen, herkese gelir ve kültür düzeyi ne olursa olsun, hiç olmazsa teoride eşit bir hak sağlayan demokrasiyi getirmiştir. İşte, liberal kapitalist sistem, düşüncede ve siyasal alanda insanlara geniş özgürlükler tanımış olan bu ortamların ürünü olmuştur (a.g.e, 123-124).

Liberal kapitalizmin geniş uygulama alanı bulduğu 18. ve 19. yüzyılda ülkeler önemli ekonomik gelişmeler gösterirken bazı ekonomik ve toplumsal bunalımlarda yaşanmıştır. Bu bunalımlara geçilmeden önce liberal kapitalizmin başarılarını destekleyen üç temel gelişmeye değinmek faydalı olacaktır. Bu gelişmeler Teknolojik Gelişme, ABD' nin Büyümesi ve Emperyalizmin Katkısı olarak belirtilebilir (Ölmezoğulları, 1998:54-56):

a) Teknolojik Gelişme: 19. yüzyıl boyunca teknolojik buluşlardaki olağanüstü gelişmeler ilk olarak ulaştırma ve haberleşmeyi etkilemişlerdir. Buhar makinesinin demiryolları ve denizyollarına uygulanması, dünya pazarının oluşmasını sağlamıştır. Bu gelişmeler, bir yandan artan üretim karşısında iç pazarlar yetersiz kalırken dış pazarlara yönelmeyi olanaklı kılıyor, diğer yandan ulaştırma ve telekomünikasyon alanlarına yapılan devlet yatırımları iç talebin yetersiz olduğu dönemde gelişmeyi destekleyen önemli harcamalar yaratıyordu.

b) ABD'nin Büyümesi: ABD'nin boş ve zengin topraklar üzerinde Kuzey Amerika kıtasında oluşması ile geniş bir işgücü gereksinimi doğmuştur. Bu durum, Avrupa'da nüfus patlaması sonucu ortaya çıkan işsizlik sorunu için önemli bir fırsat oluşturmuştur. Başlangıçta zayıf olan göç olgusu, giderek genişleyerek 1900-1914 yılları arasında doruk noktasına ulaşmıştır. 1830-1920 arasında 36 milyon kişi Avrupa'dan ABD'ye göç etmiştir. Böylelikle ABD'nin Avrupa Kapitalizmine sağladığı ilk yardım, hızla ortaya çıkan işsizliği emmesi olmuştur. Ayrıca ABD, yeni keşfedilen tarımsal alanların işlenmesi ve sınai gelişimin hızlandırılması için üretim mallarına gereksinim duymaktaydı. ABD'deki bu talep Avrupa Kapitalizmi için çok önemli bir Pazar oluşturmuş, bu sayede hızla artan üretim, büyük ölçüde bir Pazar sorunu ile karşılaşmamıştır.

c) Emperyalizmin Sağlamış Olduğu Katkı: 1850'den sonra sömürgecilik değişik bir boyutla ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu dönemde sanayileşme hamlesi içindeki ülkelerin dünya egemenliği yarışına girmeleriyle daha önceleri yaşanmamış boyutta bir sömürgecilik hareketi görülmüştü. Sömürgecilik, ülke ekonomilerinin birbirine bağımlı hale getirilmesi sonucunda gerçekleştirilmiştir. Böylece sömürgeleştirilen ülkeler, o dönem için hem hammadde deposu hem de Pazar olarak kapitalist ülkelerin gelişimine büyük katkılar sağlamış olmaktadır.

Yukarıda ifade edildiği gibi liberal kapitalist sistemin işleyişi bazı ekonomik ve toplumsal bunalımları beraberinde getirmiştir. Bu bunalımların en büyüğü 1930'larda yaşanan ve dünya ekonomisini altüst eden büyük dünya bunalımıdır. Bilindiği üzere bu bunalımdan çıkmak üzere Keynesyen iktisat politikaları uygulama alanı bulmaya başlamıştır. Peki bu bunalımların temel nedeni neydi?

Kapitalist sistemlerde oluşan bunalımların temelinde aşırı artık sorunu yer almaktadır. Aşırı artığı kullanmanın bir yolu yabancı ülkede yatırım yapmaktır. Yalnız bu yöntemin bazı sınırları vardır. Yatırım yapılacak ülkelerin bir kısmı sosyalist ülkelerdir ve özel girişim yapmaya imkan vermemektedir. Ayrıca daha önemli bir sorun vardır ki o da yabancı sermaye yatırımlarından elde edilen kâr transferlerinin yapılan yatırımların meblağını aşmasıdır. Sonuçta artık değer artmakta ve bunalımı körüklemektedir (Küçük, 1985:330).

Bu bunalımların yarattığı yaygın ve yapısal işsizlik ile birlikte bozuk çalışma koşulları, düşük ücretler ve gittikçe büyüyen sınıf ayrılıkları ve çatışmaları liberal sistemi niteleyen başlıca sosyal sorunlar olarak belirmektedir. Sermaye tarafından sömürülen ve ezilen işçilerin bu duruma karşı tepkileri önce kişisel düzeyde olmakta, bazen ani kararlarla makinelerin tahribine kadar gitmektedir. Fakat, ortak sorunların ve acıların yarattığı dayanışma çok geçmeden birlikte savunma zorunluluğunu doğurmakta ve sendikacılık hareketi başlamaktadır. İşçi sınıfı gibi sendikalaşma da Sanayi Devrimi ve liberal kapitalizmin bir yarattığı olarak belirmektedir. Şu halde, liberal kapitalist sistem maddi alanda büyük başarılar sağlamıştır. Makine, teknik ilerleme hem kişisel randımanı hem de üretimi büyük ölçüler içinde arttırmıştır. Fakat, yaratılan servet ve zenginlik yayılamadığı için refah ve tüketim tüm toplum bakımından aynı boyutlara ulaşamamıştır. Tersine, yoksullaşma ve gelir adaletsizliği yaygınlaşma göstermiştir (Talas, 1999:129).

Yukarıda ifade edilen bunalımlara çözüm arayışları yaygınlaşmıştır. 1930'lu yıllarda bunalımın derinlik kazanması sonucunda çözüm Keynesçi politikaların egemen olduğu refah devleti kavramında aranmaya başlamıştır. Devlet artığın bir kısmını alarak konut, sağlık ve eğitim gibi harcamalarda bulunarak bunalımı aşmaya çalışmaktadır (Küçük, 1985:330). Bundan sonra liberal kapitalist sistem müdahaleci kapitalist sistem niteliğine börünmüş olmaktadır.

4.3. Müdahaleci Kapitalist Sistem

Bundan önceki bölümün sonunda ifade edildiği gibi, bir taraftan uluslararası ticaret hacmi ve üretim daralırken, diğer taraftan da Batı Avrupa ile Kuzey Amerika'nın sanayileşmiş ülkelerinde sürekli ve yaygın bir işsizlik sorunu ortaya çıkmıştır. Sorunu, ücretleri düşürerek aşma çabaları ise olumlu sonuç vermemiştir. Bu gelişme, sonuç olarak, kapitalist sistemin teorik çerçevesini tartışılır hale getirmiştir. Bu sorunla ilgili olarak Keynes, sözkonusu bunalımı etraflıca analiz ettikten sonra ücretlerin ve fiyatların esnek olduğu bir ekonomide tam istihdamın kendiliğinden oluşacağını öngören teoriye ciddi eleştiriler getirmiştir: ?ücretlerin düşürülmesi, işsizlik sorununu hafifletmez; çünkü böyle bir tercih, toplam talebi ve sonuç itibariyle gelir ve istihdam seviyesini düşürecektir.? Keynes, tam istihdama ulaşmak için, devletin para arzı, kredi hacmi ve faiz haddi gibi araçları kullanarak iktisadi faaliyetlere müdahale etmesi gerektiğini ileri sürmüştür (Şimşek ve Aydın, 2002:251).

Keynes'in siyasi anlayışlara yansıyarak birer toplumsal pratik (refah devleti, ulusal kalkınmacı devlet) haline dönüşen bu tezi, kapitalist sistemin temel kurumlarını aşındıran bir sürecin başladığına işaret etmektedir. Nitekim, dünyanın kapitalist olarak tanımlanan birçok ülkesinde piyasa mekanizması ile serbest rekabet bir kenara bırakılmıştır. Piyasa mekanizmasının dışlanması, toplumsal sınıflar (burjuvazi ve işçi sınıfı) arasında, bölüşümün kurallarının siyasi tercihler tarafından belirlenmesi anlamına gelen bir mutabakatın sağlanmış olmasının bir sonucudur (a.g.e, 251). Bununla birlikte kapitalizm artık yeni bir boyut kazanmakta ve Müdahaleci Kapitalizm ismini almaktadır. Müdahaleci Kapitalizm kapitalist ülkelerde değişik uygulama alanı bulmuştur. Aşağıda ABD'de, İngiltere'de ve Almanya'da bu sistemin uygulanması kısaca ele alınmaya çalışılacaktır.

Birleşik Amerika: Büyük ekonomik bunalımın doğduğu ülke olan ABD, müdahaleci kapitalizmin de ortaya çıktığı ilk toplumlardan biri olmuştur. Kendiliğinden, otomatik bir dengenin kurulmaması, gecikmesi ve eski devlet anlayışına bağlı kalmanın yararsızlığı sonucuna ulaşılmış ve yeni bir başkanın 1932 yılında seçilecek iktidarı ele alması, yeni bir ekonomik deneyin ABD'de başlatılmasına yolları açmıştır. Başkan Roosevelt, denilebilir ki, dünyada müdahaleci kapitalizmin ilk büyük uygulayıcısı olmuştur. Ülkenin ekonomik işlerinde devleti geniş ölçüde rol ve söz sahibi yapmıştır. 1933 yılında ülkenin yönetimini eline almış olan Başkan Roosevelt, üç yıldan beri tüketilemeyen, aşırı bir üretim içinde bocalayan, fiyatları gittikçe düşen ve işsizliği durmadan büyüyen bir ülkede bu duruma karşı koymak için bir dizi önlem almıştır. Bu önlemlerin bütünü New Deal politikası olarak ifade edilmektedir (Talas, 1999:133).

New Deal'in başlıca amacı, kapitalizmi kurtarmaktır. Bu amacı gerçekleştirmek üzere, devletin ekonomik yaşamı düzenlemesine olanak veren araçların ilk kez bir bütün olarak kullanılması bakımından, reformcu bir girişim olarak adlandırılabilir. Bu politika çerçevesinde, tarımsal üretim alanlarının sınırlandırılması ve tarıma yönelik diğer düzenlemelerle tarımsal ürünler arzı sınırlandı; fiyat endeksi yükseldi; çiftçilerin satın alma güçleri arttı. Sanayide, çalışanların ücretlerinde önemli artış sağlayacak sendikal haklar verildi. Büyük kamu projeleri, ekonomide canlanmayı sağlamak üzere devreye sokuldu. Ve sonuçta görelide olsa bazı iyileşmeler sağlandı. İşsizlik tam olarak ortadan kaldırılamaması olmasına rağmen, toplan talep yükseltilmiş ve ekonomik düşüş frenlenebilmiştir. New Deal uygulamasının Liberal Kapitalizmin müdahaleci kapitalizme dönüşmesindeki önemi, en büyük ve en sistematik devlet karışımının ilk örneği olmasıdır (Ölmezoğulları, 1998:59).

İngiltere: Liberal düşüncenin ve liberal kapitalizmin vatanı olan İngiltere, özellikle 2. Dünya Savaşı'nı izleyen yıllarda, İşçi Partisi'nin de iktidara gelmiş olması ile liberal kapitalizmden ayrılarak kendine özgü ve esnek bir plancılık yolu ile ekonomisine yön vermeye çalmıştı. Ancak, İşçi Partisi'nin savaş sonrası koşullarının zorunlu kıldığı ve benimsediği üretimi, tüketimi, fiyat ve gelirleri, kredi ve parayı, dış ticaret ve kambiyo kurlarını denetim politikaları sürekli olmamıştır. Bunun gibi millileştirmeler yolu ile varılmak istenilen yapısal değişmeler de bir yerde durmuş, Muhafazakar Parti iktidarda olunca gerilemiştir. 1929 bunalımına ve bunun yarattığı büyük işsizliğe karşın İngiltere, 1930'larda ABD'de olduğu gibi çok yönlü bir müdahalecilik dönemi yaşamamıştır. İngiltere serbest değişim, altın sistemi, özel girişim, serbest rekabet ve klasik fiyat mekanizmalarına sadık kalarak iki savaş arasında liberal bir ekonomi politikasını sürdürmüştür. Keynes'in Genel Teorisi ve yeni liberalizm İngiltere'nin ekonomik politikası üzerinde fazla etkili olmamıştır. Denilebilir ki, İngiltere, karışımcı kapitalizmi 2. Dünya Savaşı'ndan sonra, fakat demokrasici sosyalizmi de zaman zaman deneyerek uygulamıştır (Talas, 1999:135-136).

Almanya: Nasyonal-Sosyalist rejimin 1933 yılında iktidara gelişine kadar Almanya'da bir ölçüde liberal kapitalizm dönemi yaşamıştır. Almanya, Batılı Avrupa ülkeleri arasında liberal düşünceleri ve gelenekleri en az gelişmiş olan ülke sayılmaktadır. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ise Alman Liberalizmi gelişme göstermiştir.

Nasyonal-Sosyalist Rejimin yaşandığı 1933 sonrası dönemde Hitler'in Almanya'sı hem fiyat ve ücretleri hem de tüketimi denetim altına alan bir politika izlemiştir. Bu yönüyle ABD'de uygulama alanı bulmuş olan New Deal uygulamalarından farklılık arz eder. Özel mülkiyet düzenine dokunulmamakla birlikte, kişinin ulusu içinde varolduğu, genel çıkarların bireysel çıkarlardan önce geldiği düşüncesi ile ekonomik faaliyetler düzenlenmiş ve denetlenmiştir. Bu amaçla yapılan ilk planda (1933-1936) bayındırlık harcamalarına ağırlık verilmiş, işsizliğin giderilmesi hedeflenmiştir. Bunu gerçekleştirmek üzere ücretler düşük tutulmuştur. 1937 yılında başlayan ikinci plan ise ekonominin kendi kendine yeterli bir savaş ekonomisine dönüşmesini amaçlamıştır (Ölmezoğulları, 1998:60).

ABD ve Almanya dışındaki kapitalist ülkeler de 1929 Büyük Dünya Bunalımı sonrasında, sorunlarına çözüm yolları aramış ve müdahaleci politikalar uygulamışlardır. Uygulamada bu gelişmeler olurken Keynes'in kısaca Genel Teori olarak ifade bulan çalışması henüz yayınlanmamıştı. Keynes, 1936'da yayınlanan Genel Teori ile hem bu uygulamalara teorik bir temel hazırlamış hem de kapitalizmin toplam talebe yapılan bilinçli müdahaleler sonucu yaşayabileceğini ortaya koymuştur. Kapitalist ülkelerde Keynesyen iktisat politikalarının bilinçli bir biçimde uygulanmaya başlanması ise 2. Dünya Savaşı sonrasında gerçekleşmiştir. Hemen hemen bütün kapitalist ülkelerin Keynesyen politikalar uyguladıkları 1945-1970 dönemi, kapitalizmin ikinci altın çağını oluşturmuştur (Munck, 2003:40).

Kapitalist sistemlerin 1970'li yıllarda tekrar bir bunalım yaşamasından sonra 1980 sonrasında liberal politikalar tekrar hakim olmaya başlamıştır. Bundan sonraki dönemde kalkınma, her alanda liberalleşmeyi savunmakla birlikte, gerekli görüldüğü yerde devlet müdahalesinin olabileceği öngörülmektedir (a.g.e, 135). Dünya artık yeni bir kapitalizmle karşı karşıyadır. Ve bu kapitalizm kısaca ?Küresel Kapitalizm? olarak ifade edilebilecektir.

4.4. Günümüzün Küresel Kapitalizmi

Yukarıda da ifade edildiği gibi, günümüzde Kapitalizm çok farklı boyutlara ulaşmıştır. Kapitalizmin yeni uygulanma şekli genellikle ?Küresel Kapitalizm? olarak da ifade edilmektedir. 1950-1980 döneminde ?altın çağ? olarak ifade bulan Refah Devleti döneminden sonra dünya ekonomisinde liberalleşme eğilimleri tekrar artmıştır. 1980'lerde kalkınma, her alanda liberalleşmeyle, yani devletin rolünün mümkün olduğu yerlerde devleti kullanarak ve özel kesimin kârını olmazsa olmaz kabul ederek ekonomiyi dünya piyasasına açmakla eşanlamlı görülüyordu. Yeni kapitalist sistemde küreselleşme dayatılan bir süreç olmaktadır. Dayatılan bu süreçte belirli bileşenler mevcuttur. Bu bileşenleri kısaca belirtmek gerekirse; 1) ekonomi politikalarını belirleyenler arasında devlet eliyle kalkınma stratejileri yerine piyasa tabanlı kalkınmadan yana bir fikir birliğinin oluşması, 2) küresel piyasa kurallarının G7 ülkeleri tarafından merkezi yönetimi, 3) Dünya Bankası, IMF ve Dünya Ticaret Örgütü gibi çok yönlü kurumlar tarafından bu kuralların yürürlüğe konması, 4) piyasa gücünün uluslarüstü şirketlerin, finansal gücün de uluslarüstü bankaların elinde toplanması, 5) eski İkinci ve Üçüncü Dünya ülkelerinin bu küresel kurumsal güçlerin hakimiyetine sokulması (McMichael, 2000:177;Munck, 2003:135).

Yukarıda ki ifadeler aslında yeni kapitalist sistemi özetlemektedir. Ancak buna bazı ilaveler yapmak gerekir. Daha önceki kapitalist sistem süreçleri(liberal kapitalizm ile devletçi kapitalizm) eşitsiz olduğu gibi yeni kapitalist sistem de (küresel kapitalizm) eşitsiz bir süreci ifade eder. Azgelişmiş ülkelerin bir kısmı veya bu ülkelerin belirli bölgeleri küreselleşme çağında kapitalist gelişmenin ivme kazanan temposuna dahil olabilmişken, geri kalan bölgeleri dışlanmıştır. Hatta bu konuda Castells biraz abartıyla da olsa ?Dördüncü Dünya' nın yükselişi? ne işaret eder(Castells, 1998:70;Munck, 2003:136).

Yeni kapitalist sistemin toplumunu K.F.Drucker ?Kapitalist Ötesi Toplum? olarak ifade eder. Drucker ?Kapitalist Ötesi Toplum? isimli eserinde, dünya ekonomik ve politik düzeninin kapitalizmden ayrılarak, henüz adlandırılmayan bir sisteme doğru gittiğini anlatmıştır Drucker, bu yeni sistemin Neo-Komünizm veya Sosyalizm değil de, bilgi ve enformasyon sermayeli ve eğitimle desteklenen bir sistem olacağını öngörmektedir. Sonuçta ?bilgi? çok önemli bir faktör olmaktadır ve bunu kullanarak verimli ve varlıklı hale gelen toplum ise ?kapitalist ötesi toplum? dur. Bu toplumun, serbest piyasayı ekonomik entegrasyonun tek kanıtlanmış mekanizması olarak kullanacağı kesindir. Kapitalizmin bazı kurumları varlıklarını sürdüreceklerdir ama, bankalar gibi, daha farklı roller oynayacaklardır. (Drucker, 1997).

Günümüzde yaşanan kapitalizmin Küresel boyutuyla ilgili olarak E.M.Wood ?-Ulus-Devlet Dünyasında Küresel Kapitalizm? isimli eserinde önemli görüşler belirtir. Wood eserinde ulusal kapitalist ekonomilerin birbirleriyle bağlantılı yanlarına vurgu yapar. Wood Kapitalist ekonomilerin aynı kapitalist hareket yasalarının yönlendirdiği küresel bir sistemde bütünleşmiş olduklarını ve bugünküne benzer ekonomik krizler ve uzun gerilemelerin ulusal kökenli olmayıp bütün küresel ekonomiyi güden genel dinamiklerden ve bütün kapitalist ekonomileri birbirlerine bağlayan ilişkilerden kaynaklandıkları varsayımından hareketle de "küresel" bir kapitalizmden söz edilebileceğini belirtmektedir. Yani kapitalizm, ulusal farklılıklara aldırmaksızın işleyen belli genel hareket yasalarına sahip bir sistemdir. Aynı zamanda da benzersiz şekilde yayılmacı ve uluslararası bir sistemdir. Kapitalizm, daha doğuşundan itibaren "küresel" bir eğilim taşımış ve bunu sürdürerek günümüzde çok yüksek bir küresel bütünleşme düzeyine ulaşmış bir sistem haline gelmiştir. Küresel kapitalizme dair bir değerlendirme, eşit derecede temel olan iki gerçek arasında zorlu bir denge kurmak zorundadır: Bir yandan, her kapitalist ekonomi sadece diğer kapitalist ekonomilerle ilişki içinde varolur; diğer yandan ise, onu oluşturan özgül, yerel, ulusal ve bölgesel ekonomilerden veya bunların arasındaki ilişkilerden soyutlanmış hiç bir "küresel ekonomi"den söz edilemez (www1).

Wood çalışmasında Küresel Kapitalizmin ulus-devlet bağlantısını da ele almaktadır. Kapitalizmin temel ruhu olan liberalizm ulus-devletin zayıflamasını gerektirir. Ancak günümüzün küresel kapitalizminde sermayenin küreselleşmesi ulus-devletlerin evrenselleşmesi anlamına gelmiştir veya en azından birbirine eşlik etmiştir. Küresel kapitalizm, daha da küresel bir ulus devletler sistemi haline gelmiş ve sermayenin evrenselleşmesi, ulus-devletler, özellikle de bir egemen süper güç tarafından yönetilmektedir. Wood çalışmasında IMF ve Dünya Bankası gibi kurumların sermayenin küreselleşmesine aracılık ettiğini de ifade eder.

Burada değinilmesi gereken bir diğer husus yeni kapitalist sistemin sömürgeci boyutudur. Günümüzde sömürgecilik artık doğrudan bir sömürge egemenliği değildir. Borç, mali manipülasyon ve doğrudan yabancı yatırım gibi yeni araçlarla gerçekleştirilen bir süreç olmuştur. Bu araçlar ise, eski biçimlerden hiç de aşağı kalmayacak biçimde, ister doğrudan, ister uluslararası aracılar yoluyla olsun, ulus-devletler tarafından yürütülmektedir. Sömürgeciliğin yeni türünün toprakta gözü yoktur ve genel olarak ulus-devletlere dokunmamaktadır. Amacı, tanımlanabilir coğrafi sınırlara sahip belli sömürgeler üzerinde egemenlik değil, ama küresel ekonomi üzerinde sınırsız hakimiyettir. Dolayısıyla toprak ilhak etme veya ekleme yerine, genelde, küresel sermayenin egemenliğini kurmak için yoğun şiddet gösterilerine başvurur. Bunun gerçekteki karşılığı da, birkaç ulus-devletlerin askeri gücünün kullanılmasıdır

Okunma Sayısı: 15341  / Yorum Sayısı: 0
Bu yazıya daha önce yorum yapılmamış ?
Yorum
Üye olmak için tıklayınız...